Umudun Tükendiği An...
9/3/2009 · Kategori: Ordan Burdan Sectiklerim
Seveceksin inadına
Yüreğin kan ağlasa da
Güleceksin inadına
Zindanlara düşsen bile
Ateşlerde sönsen bile
Binlerce kez ölsen bile
Doğacaksın inadına
Hayat budur, umutlar çok
Ne şüphe duy, ne de kork
Öyle teslim olmak da yok
Yeneceksin inadına…” (Ahmet Selçuk İlkan)
Hani an gelir ya, her şeyin bittiğini düşünürüz…
Dünyada yerimiz yoktur.
Hayatın bize “gıcığı” vardır tabiri yerindeyse.
Yaşadıklarımızı hak etmiyoruzdur.
Planlarımıza, hayallerimize göre her şey çok farklı olacaktır aslında.
Vs vs vs…
Hepimiz hayatımızın bir döneminde bu süreçlerden geçmişizdir mutlaka. Öyle ki kimimiz “gitmek”le “kalmak” arasında bocalayıp durur. Hayat o kadar zorlamıştır ki sabrımızı, artık tükendiğimizi hissederiz. Ve artık bundan sonra herşeyin böyle devam edeceğini, hiçbir şeyin düzelemeyeceğini düşünürüz; büyük bir yanılgı içinde...
Bazen çok değer verdiğimiz bir dostumuzdan büyük bir kazık yeriz, bazen iş yerimizde hak ettiğimiz noktada olmadığımızı düşünürüz ya da haksızlığa maruz kalırız. Bazen hayatımızın dönüm noktası olan (ya da olduğunu düşündüğümüz) konularda, olumsuz (ya da olumsuz olduğunu düşündüğümüz) gelişmelerle karşılaşırız. Bazen ilişkimizde ya da evliliğimizde vurgunlar yeriz. Bazen elde etmeyi, ulaşmayı çok arzuladığımız bir amaç için çok hedef harcadığımız halde, kontrolümüzde olmayan engeller nedeniyle bir türlü ulaşamayız ona ve artık sabrımız tükenir. Ya da bizim için çok değerli biri, çok riskli bir ameliyata girecektir ve durumu çok kritiktir...
Örnekler çoğaltılabilir. Kısaca, hassasiyet gösterdiğimiz herhangi konu(lar)da, beklediğimizi alamayız ve bunun sonucu büyük hayal kırıklığına uğrarız. Ya da şartlar ve mevcut durumun göstergeleri o kadar olumsuzdur ki, her şeyin yoluna gireceği inancı aklımızın ucundan geçmez.
Öte yandan, bazen de hiç ummadığımız bir anda kötü bir sürprizle karşılaşırız ve bu bizi derinden yaralar. Çok sevdiğimiz, bizi hayata bağlayan birinin vefatı; mesela anne-babamız ya da eşimiz gibi…
Böyle durumlarda ne yaparız? Tabii ki, artık her şeyin bittiğini, bundan sonra “iflah olmayacağımızı”, hayatın anlamının kalmadığını, şu “yalan” dünyada durmanın bile gereksiz olduğunu düşünüp “gitmeye” bile yelteniriz, ya da en azından aklımızdan geçiririz.
Peki acaba bu gerçekten sandığımız gibi midir? Yani “Bundan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, mutluluğu hak etmiyorum, yaşamanın anlamı kalmadı…” vb. şeklinde zihnin yaptığı olumsuz genellemeler gerçekten doğru mudur? Yoksa "o an"ın verdiği sıkıntı ile biraz abartıyor muyuz?
Duygusallığı bir yana bırakıp mantıklı şekilde düşünürsek, aslında hayatın sandığımız kadar acımasız olmadığını, sadece yer yer bize “cilveler” yaptığını görürüz. Şöyle bir düşünelim: Şu ana kadarki yaşamımızda hiç mi bir güzellik olmadı? Hiç mi dostumuz, dayanağımız yok? Ya da şu an elimizde olan nimetlerin, güzelliklerin farkında mıyız? Ya da şu ana kadar işlerin ters gittiği, bundan sonra da hep ters gideceği anlamına mı gelir?
İşte asıl mesele burada başlıyor. Umudun tükendiği, her şeyin bittiğini sandığımız an hayata yeniden sımsıkı sarılmak ve olumsuzlukların üzerine yürümek, olup biten her şeye “rağmen” yeni bir başlangıç yapmaktır.
Herhangi birini düşünün. Bu kişi, 21 yaşında işinde başarısız olmuş, 22 yaşındayken ilk seçimini kaybetmiş... 24 yaşındayken işinde tekrar başarısız olmuş, 26 yaşında eşini kaybetmiş, 27 yaşındayken ruhsal bunalıma girmiş, 34 yaşında kongre seçimlerini kaybetmiş, 36 yaşındayken tekrar kongre seçimini kaybetmiş, 45 yaşında senato seçimlerini kaybetmiş, bu kadarla da kalmayıp 47 yaşında başkan yardımcısı seçimlerini kazanamamış ve 49 yaşında senato seçimlerinde de başarılı olamamış. Ama en sonunda 52 yaşında ABD Başkanı seçilmiş. Herhangi biri olarak nitelendirdiğimiz bu kişi ABD Başkanı Abraham Lincoln’dür.
Onun yerinde başka biri olsaydı, bütün bu başarısızlıkların ve yenilgilerin ardından çoktan pes eder ve kendi kabuğuna çekilirdi. Ama o hep kaybetmesine rağmen, bir kez olsun pes etmedi. Mücadelesine hep devam etti, ideallerinden vazgeçmedi. O, bu olayları başarısızlık olarak değerlendirseydi sizce başarılı olabilir miydi? Ama böyle değerlendirmedi, umudunu hiç yitirmedi ve sonunda başardı.
Belki de başımıza gelen o olumsuzluk, hayatımızın geri kalan kısmında karşımıza ummadığımız güzelliklerin, fırsatların çıkmasına vesile olacaktır. Belki de sandığımız kadar kötü değildir gelişmeler. Sadece bakmayı bilmiyoruzdur. Belki de hayat o kadar acımasız değildir, ha ne dersiniz?
Böyle durumlarda yapmamız gereken, yaşadığımız olaydan tecrübe edinip, ondaki güzel yönleri görmeye çalışıp kendi kendimizi motive etmektir. Unutmayın; esas olarak bize, bizden başka kimse yardım edemez çünkü zihnimizin kontrolü bize aittir.
“...Bir kez olsun çevir yüzün bak şu toprağa
Her gün bir çiçek açıyor diyor merhaba
Bütün geceler mecbur varır sabaha
Umudun kaybedip pes etmek olmaz...” (Kıraç'ın "Zaman" şarkısından...)
Her doğan gün, yeni umutlara gebedir...
Umudunuzu yitirmemeniz dileğiyle...
alıntı
“Ön”yargılarımız Neleri “Ön”lüyor?
9/3/2009 · Kategori: Ordan Burdan Sectiklerim
Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur…” (Albert Einstein)
Ön yargı, sözlük anlamıyla; genel ve özel kullanımlarında bir taraf tutma biçimidir. Bir ideolojik fikri veya bakış açısını koşulsuz desteklemek manasında kullanılır. Ön yargı halk arasında genellikle bir kişinin kararlarının ağırlıklı bir şekilde tek taraflı olarak ortaya çıkmasında kullanılmaktadır. Yine halk arasında ön yargı, bir kişinin kararlarının nesnel olmayıp öznel olduğunu ifade etmek için kullanılmaktadır.
"Ön yargı" bir kişinin kararlarını alırken nesnel değerleri kullanmadığını iddia etmez. Kısaca kişinin yargılarını oluşturan değerler bütünlüğüne karşı bir söylem getirmektedir. Ön yargılı kişinin kullandığı (sayısından bağımsız) olguların diğer olgularla (kişinin kullanmadığı veya kabul etmediği) karşılaştırıldığında kişi tarafından atanan değerlerin doğru (kapsamı, içeriği anlamında) olmaması sonucunda ortaya çıkmaktadır.
Hepimiz hayatımız boyunca çeşitli önyargılara kapılırız ister istemez… Kimimiz memleketinden dolayı (Kayseri, Çorum vs.), kimimiz ırkından (Kürt, Arap vs.), kimimiz dini inancından (Hıristiyan, Yahudi, Ateist vs.) ya da mezhebinden (Alevi, Sünni vs), siyasi görüşünden (sağcı, solcu, liberal, muhafazakar, sosyal demokrat vs.) ve daha birçok konuda, karşılaştığımız insanlar hakkında, onlarla ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmadan, kendi kafamızda bir profil oluştururuz ve bu kalıba sokarız onları... Zihnimizde beliren görüntüye göre, o insanlarla olan münasebetlerimizdeki tutumumuz şekillenir, ilişkilerdeki mesafe bu zihindeki resme göre belirlenir. Gördüğümüz, duyduğumuz özelliklerine yakın sıfatları da biz ekleriz hatta. Buna sosyal psikolojide “Gizil Kişilik Kuramı” adı verilir. Yani, bir kişinin belli bir kişilik özelliğine sahip olması, o özellikle ilintili başka özellikleri de çıkarsamamıza yol açar.
Bu kafamızda beliren görüntüler ve üstüne eklenen çıkarsamalar, karşımızdaki insanın karakteriyle ne kadar örtüşüyor acaba? Düşündüğümüz, o özellikleri taşıdığını “sandığımız” insan, gerçekten de o özelliklere sahip mi?
Aradaki münasebetler ilerledikçe, ya da hakkında detaylı bilgiler edinmeye başladıkça, belki de karşımızdaki insanın bizim düşündüğümüzden bambaşka bir karaktere sahip olduğunu görebiliriz. Ama bunları görmemiz bile, kimimiz için kendi zihnindeki tabularını yıkması için yeterli olmamaktadır maalesef.
Bu konuyu bir soruyla açıklamaya çalışırsak;
Özürlü sekiz çocuğu olan ve frengi hastası hamile bir kadına rastlasaydınız, ona kürtaj olmasını tavsiye eder miydiniz?
Bu sorunun cevabını vermeden önce aşağıdaki soruyu okuyun.
Şimdi bir dünya lideri seçme zamanı ve sizin oyunuz da sonucu etkileyecek. İşte üç aday hakkındaki gerçekler:
1. aday: Sahtekar siyasetçilerle işbirliği içinde ve falcılara danışıyor. İki metresi olmuş. Paket paket sigara ve günde 8 ile 10 bardak martini içiyor.
2. aday: İki kere işten atılmış, öğlene kadar uyur. Üniversitedeyken uyuşturucu kullanmış ve her gece 1 litre viski içiyor.
3. aday: Madalya almış bir savaş kahramanı, vejetaryen, sigara içmiyor. Nadiren bira içer ve evlilik dışı hiçbir ilişkisi olmamış.
Tercihiniz bu adaylardan hangisi olurdu?
Önce karar verin, daha sonra aşağıdaki cevaba bakın!
1. aday: Franklin D. Roosevelt
2. aday: Winston Churchill
3. aday: Adolf Hitler
ve bu arada...
Kürtaj sorusuna eğer "evet" dediyseniz, Beethoven'ı öldürdünüz !!!
******************
“Bir derste Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken bir olay okuyor :
* Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.
* Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor.
* Zaman, yer ya da kişi kavramı yok.
* Yalnız nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.
* Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.
* Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.
* Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor.
* Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
* Yürümüyor.
* Uykusu sürekli düzensiz.
* Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
* Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle bir hastanın bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapmayacaklarını söylerler.
Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar.Fotoğraftaki hasta doktorun altı aylık dünya tatlısı kızıdır...”
Nasıl, şaşırtıcı değil mi?
Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, önyargılarımız insanlarla sağlıklı ilişki kurmada, ya da tutumlarımızı objektif şekilde belirlemede büyük bir engel teşkil ediyor. Belki samimi bir dostluğu, belki mutlu bir evliliği, belki başarılı bir iş ortaklığını, belki …… önleyecek.
Bu nedenle önyargılarımızdan mümkün olduğunca sıyrılarak, insanların dış görünüşleri ya da kimlikleriyle değil; asıl sahip oldukları kişisel özellikleri, karakterleriyle muamele etmek en doğrusu…
Önyargılardan arınmış, hümanist ilişkiler kurmanız dileğiyle…
Betül Çakır
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Hayattan Ne Bekliyoruz?
9/3/2009 · Kategori: Ordan Burdan Sectiklerim
Zaman geçtikçe ve yaşı ilerledikçe insanın beklentileri de o oranda değişmeye başlar. Bir çocuğun beklentileriyle bir yetişkinin beklentileri elbette farklıdır.
Bizler acaba hayattan ne bekliyoruz? Acaba net olarak belirledik mi ve bu beklentileri hak edecek çabayı gösteriyor muyuz? Gösteriyorsak nereye, ne zamana kadar sabır-sebat gösterip mücadelemize devam ediyoruz?
Ciddi anlamda düşündüğümüzde, aslında bu sorulara tam anlamıyla net bir cevap veremediğimizi fark ederiz. Kaçımız net olarak belirledi ki hedeflerini? Tam olarak ne istediğimizin, hayattan ne beklediğimizin farkında olmadan bilinçsizce devam ediyoruz yaşama… Ya da kısa vadeli hedefler uğruna yaşıyor.
Amerikalı zengin işadamı, bir iş seyahati sırasında küçük bir Meksika kıyı kasabasına uğrar. Limanda gezerken, ağzına kadar balık dolu küçük bir teknenin içinde oturan bir balıkçı dikkatini çeker.
Merakla yanına yaklaşır ve sorar; “Merhaba, bu balıkları yakalamak ne kadar zamanını aldı?” Balıkçı tümünü bir iki saatte yakaladığını söyler.
İşadamı bu kez, niçin daha uzun süre kalıp daha fazla balık yakalamadığını sorar. Balıkçı, ailesinin geçimi için bu kadarının yettiğini söyler.
Amerikalı işadamı merakla balıkçıya kalan zamanını nasıl geçirdiğini sorar. Balıkçı anlatır:
“Geç vakit yatarım, sabah birazcık balık yakalarım. Sonra çocuklarımla oynarım, öğlende de karım Maria ile biraz siesta yaparım. Akşamları, amigolarla beraber gitar çalıp şarap içeriz, eğleniriz. Dolu ve meşgul bir yaşantım var senyör. “
Amerikalı gerinerek,” Benim Harvard dan MBA’m var ve sana yardım edebilirim. Balık tutmak için daha çok zaman ayırmalı ve daha büyük bir tekne ile çalışmalısın. Bu tekneden elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. Kısa sürede bir balıkçı filosuna sahip olursun. Böylelikle, yakaladığın balığı aracılara değil doğrudan doğruya işleme tesislerine satarsın. Hatta kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. Balıkçılık sektöründe bir numara olursun. Ve Amerikalı devam eder, "Tabii bunları yapman için öncelikle bu küçük balıkçı kasabasını terk edip Mexico City e, daha sonra Los Angeles e ve en sonunda holdingini genişletebileceğin New York a yerleşirsin."
Balıkçı düşünceli vaziyette sorar, “Peki senyör, bu anlattıklarınız ne kadar zaman alır?”
Amerikalı yanıtlar, “15-20 yıl kadar.”
“Peki bundan sonra senyör?” diye sorar balıkçı. Amerikalı güler, “Şimdi anlatacağım en iyi tarafı! Zamanı geldiğinde, şirketini halka açarsın ve şirketinin hisselerini iyi paraya satarsın, kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın!”
Milyonlar der Meksikalı; “Eee...sonra senyör?”
Amerikalı, “Ondan sonra emekli olursun. Geç vakitlerde yatabileceğin küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin, istersen zevk için biraz balık tutarsın, çocuklarınla oynayacak, karinla siesta yapacak zamanın olur, akşamları da arkadaşlarınla şarap içip, gitar çalarsın. Nasıl, mükemmel değil mi?”
Balıkçı güler; “Senyör zaten ben bu dediklerinizi şu anda da yapabiliyorum, yine bu huzura kavuşmak için niye 15-20 yıl sıkıntı çekeyim...”
Bu hikayede de gördüğümüz gibi, çoğumuz esas beklentimizin farkında olmadan, bilinçsizce devam ediyor hayatına…
Beklentilerimizin bilincinde olduğumuzu varsayalım. Peki buna ulaşmak için gerekli çabayı sarf ediyor muyuz? Ya da nereye kadar ediyoruz? Çoğumuz, belirlediği hedefe ulaşmak için gereken çabayı göstermez. Yolun yarısında, hatta hedefine ulaşmasına az bir zaman kala pes eder. Hayatın, kendisinin beklentilerine karşılık vermediğini düşünür ve “kaderim bu, böyle yazılmış yazım…” diyerek olumsuzlukların sorumlusu olarak kader gösterir. Halbuki kader, tamamen bizim kontrolümüz dışında gelişen bir durum değildir. İnsanın hayatı boyunca karşısına sebepler dairesi çerçevesinde yollar, seçenekler çıkar ve insana tercih hakkı verilir. İnsan da, kendi gideceği yolu kendi iradesiyle seçerek kendi kaderini belirler. Yoksa, herşeyin belirleyicisi kader olsaydı, bizim bir kukladan ne farkımız kalırdı? Yani, söylemeye çalıştığım şey, olumsuz gelişmelerin sorumlusu kader değildir, kişinin kendisi ya da çevresel etkenlerdir.
Ancak şu da bir gerçektir ki; “hayat bizim beklediğimizden daha azını ve beklediğimizden daha uzun sürede verir bize…” O yüzden, şunu unutmayalım; “hayat bizden iki şey ister: Azim ve Sabır… Beklentilerimize ulaşmak için azimle çalışırsak ve engelleri aşmak için gereken sabrı gösterirsek, başarılı olmamamız için en azından bizden kaynaklanan bir neden yoktur… Çünkü hedefine ulaşan her insan başarılıdır, hedefi ne olursa olsun.
Beklentilerimizi ve hedeflerimizi somut olarak belirleyip, hiçbir zaman pes etmeden, kararlılıkla, azimle, sabırla bu doğrultuda ilerlemeye devam edersek zafer bizim olacaktır emin olun… Çünkü hayatımızın kontrolü bizden başka kimsede değildir…
Betül Çakır
www.donusumkonagi.net
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Bazen Kirlenmek İyidir
9/3/2009 · Kategori: Ordan Burdan Sectiklerim
Ana rahminden bir yolculukla başlıyor kirli hallerimiz , bir doktorun elinde temizlenip veriliyoruz bilmediğimiz dünyaya..
Tertemiz gelseydik eğer yıkamaya gerek duymazlardı belki de.
Daha gözümüzü açtığımız andan itibaren ilk önce öğretilenlerin başında geliyor temiz olmak. Belki de biliniyor ölene kadar kirleneceğimiz..
Her yemekten önce her yemekten sonra, dışarıda oyun oynadıktan sonra, okuldan eve gelince, dışarıda bir hayvanı sevdikten sonra …
Her sabah kalkınca gecenin kirini temizlemek için ya da dedikleri gibi uykuda şeytanın pisliğine maruz kaldığımız için temizlenmemiz gerekiyor.
Yaşadığımız her alanı durmadan kirletiyoruz
Evimizi, sokağımızı, okulumuzu, işyerimizi, barları, sokakları, vapur iskelelerini, arabamızı, sahilde güneşlendiğimiz şezlongun etrafını, içinde yüzdüğümüz denizleri….
Bedenimiz kadar ruhumuzu da kirletiyoruz. .Ama temizleyecek malzememiz olduktan sonra kirlenmek azda olsa iyidir.
Annemizden, babamızdan korkularımızla başlıyor kirlenmemiz. Daha ilk yalanı söylüyoruz : -ben yapmadım.
Okullarda devam ediyor kirlenmemiz, çektiğimiz kopyaları bile bile : -ben çekmedim diyerek, tamam çalışacağım deyip çalışmayarak kirleniyoruz.
Büyüdükçe arkadaşlarla kirleniyoruz, oyunlar oynuyoruz ; saklambaçlarda 100’e kadar saymamız gerekirken 20’ye gelmeden bitti diyerek kirleniyoruz.
Aşk yaşları geliyor aşkın içinde kirleniyoruz ; seni çok seviyorum diyoruz ama tek isteğimiz kendimizi sevmek kendimizi onsuz bırakmamak. Kendimi seviyorum en çok kendim için seni istiyorum demiyerek kirleniyoruz.
Sır yaşları geliyor, dostlar ediniyoruz. Sadece sırlarını alıp sırlarımızı vermeyerek dostmuş yalanlarıyla kirleniyoruz.
Meslek yaşları geliyor, hayatta kalabilmek için işler yapıyoruz. Her insan sevdiği işi yapmalı diyen dünyada, sevmediğimiz işlerde çalışarak kirleniyoruz.
Evlilik yaşları geliyor, kendine benzemeyeni bulup kendine benzetmek için evlilik törenleri yapıyoruz. En büyük yeminleri ediyoruz; hastalıkta, sağlıkta, varlıkta, yoklukta daima deyip bir bir boşanarak kirleniyoruz.
En temiz hale gelene kadar en pis hallere giriyoruz.
Bazen yalanlarla kirletiyoruz ruhumuzu temizleyecek doğrularımız varsa, kalp kırarak kirletiyoruz temizleyecek özrümüz varsa, kötü sözlerle kirletiyoruz temizleyecek güzel sözlerimiz varsa kirlenmek az da olsa iyidir.
Doğduğumuz anda başkalarının kalemleriyle çiziliyor hayatımız. Sonra bize veriliyor kalemler bizler çiziyoruz yaşayacaklarımızı. Elimize kalemleri verenler silgileri unutuyor.
Herkesin silgisi olsaydı kirlenmek en güzeliydi.
Bazı kalemler var ki çok kalın yazan silmesi zor olan, bazı kalemler var ki çok ince yazan, en ucuz silgiyle yok olan.
Kalemlerinizin kalitesi doğru adımlarınızda önemli, öyle derin öyle kalın yazınki başarılarınız silinmesin.
Silgilerinizin kalitesi yanlış adımlarınızda önemli, ne kadar kirlenirseniz kirlenin temizleyecek kadar kaliteli olsun.
Her ikisine de sahipseniz , bazen KİRLENMEK İYİDİR.
Bu evren bize doğrularla yanlışlarla verildi. Ne yapmamız gerektiği halde, o kadar çok hata yapıyoruz ki.
Yaratıcı her şeyi yapabilmemiz için bize iradeyi vermiş. İnsan iyi ve kötüyü bilir, hangisini çok düşünürse onu yaşar. Aslında kimse bizi kirletmez ,bizi kirletende temizleyende kendimiziz.
İnsanoğlunu yanıldığı tek şey ; geçmişi düşünürken yaşadığı olumsuzlar için sürekli suçlu aramak. Hiçbirimiz doğuştan iyi ya da kötü doğmayız. Bu özelliklere sonradan sahip oluruz. İnsan kullanma klavuzu olmayan varlıktır. Ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Belli olan tek şey her şeyin sebebi verdiğimiz tepkilerdir.
Bir anda verdiğimiz tepkilerle boşanıp bir anda verdiğimiz tepkilerle evleniyoruz. Bir anda iflas edip bir anda büyüyoruz.
Yer yüzünde ki en büyük dostumuz ve düşmanımız değişmedi , değişmeyecek; aynada baktığımız kişi.
Aşkım Kapışmak
İlişki Danışmanı
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Erkek Neden Konuşmaz ?
9/3/2009 · Kategori: Ordan Burdan Sectiklerim
Arkadaşlarınızla bir restauranta gidiyorsunuz ve herhangi bir masaya oturuyorsunuz. Karşı masanızda bir çift oturmuş yemek yiyorlar.
Aralarında öyle bir sohbet var ki, erkek sürekli bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Kadın sigarasını çıkarıyor ve erkek bir hışımla kadının sigarasını yakıyor. Sürekli kadınla ilgilenen bu erkeği gördüğünüzde sizde şaşırıyor hatta imreniyorsunuz. Kadın garsondan bir şey istiyor gibi oluyor ve bizim atıl kurt bir anda davranıp garsonu masaya getirtip kadınının isteğinin yerine getirilmesini istiyor.
Şimdi size soruyorum : Sizce bu çift evli mi yoksa flört eden iki sevgili mi ?
Bütün erkekler evlenmeden önceki dönemlerde çenesi yerlerde gezer. Her şeyi konuşmak için can atar birikmiş yoğunluğu bitirmek ister gibi bir boşalım yaşarlar. Öyle ki hem konuşmak hem de sevgilisini dinleme istekleri oldukça fazladır.
Çoğu evli kadın bu süreç için;- istediklerini elde edene kadar hep bunu yapıyorlar, istekleri olunca dut yemiş bülbül oluyor diye düşünüyor.
Ne yani erkeklerin susmalarını nedeni gerçekten evlenmek mi? Neden tüm kadınların tek inancı bu gerçek acaba ?
Nasıl bir psikolojiye giriyor erkek, eski konuşkan adamdan bir eser kalmıyor?
Bir zamanlar kadınıyla her şeyi yapmaya her şeyi konuşmaya hevesli adamın sus pus hale gelmesinde ki neden bir ömür boyu yatağını doldurma garantisi mi gerçekten ?
Galiba kadınların kabul etmesi gereken gerçekler var, biraz bunların üzerine gitmemiz gerekiyor bence .
Kadınlar evlendikten sonra kocalarını nasıl sustururlar ?
1. Genelde kadınlar kocalarının anlattıklarına hemen karşı çıkma eğilimindedirler. Daha lafını bitirmeden ağzına tıkmak gibi bir şeyden söz ediyorum. Eşinin söylediklerine hemen karşı çıkan kadınların sonu, az konuşan bir koca ile ömür geçirmek oluyor.
2. Kadınlar akıl vermeyi severler: Genelde bazı kadınlar hatta çoğu kocasına çocuğuna konuşur gibi konuşurlar. Onların akıl hocaları olmayı isterler.; -bak hayatım aslında böyle yapmalıydın. Sen insanları tanımazsın …..hayatım sana söylüyorum…..bak hiç dinliyor mu ?.....heyyyy…
3. Adam eve birkaç alışveriş paketiyle geldiğinde : - Ne şimdi bunlar, abartmışsın hayatım ya. Senden de bir şey isteyince dibini kazıyorsun. Ben sana on kere söyledim alışverişi yapma ver parayı ben alayım. Ama dileyen kim..Canım sana söylüyorum….Hey nerdesin…..offf ya zaten evde vardı bunlardan….
Yukarıda kadınların kocalarına gösterdikleri birkaç tutumdan bahsetmeye çalıştım. Bu kadının kocası genelde az konuşur.
Olayın nedenlerinden bir diğerini incelersek :
Kadınlar genelde her şeylerini, sıkıntılarını, sevinçlerini, endişelerini başka birileriyle konuşmayı isterler. Bu bazen komşu, arkadaş, dost, anne, kardeş olabilirken erkekte bu durum çok farklı.
Erkekler sıkıntıya girdiklerinde genelde konuşmayı istemezler. Yaptıkları tipik tutumları, içe kapanmak olur. İçe kapandıkları dönemde sessizleşirler. Bu sessizlik dönemlerini maç izleyerek, gazete okuyarak geçirirler. Ama kadın durmaz ve bu tutumları genelde kendisine yapılan bir tavır olarak algılayıp erkeğin üstüne gider.
Genç erkek çocukları olan anneler bilirler, çocukları sorunlar yaşadıklarında içlerine kapanır ve süreçlerini paylaşmak istemezler. Anneleri üstlerine gittiğinde ise bundan rahatsız olurlar. Çoğu zaman anneleri çocuğunu yalnız bırakıp sakinleşmesini bekler.
Kocalarda da aynı durum sözkonusu iken kadınlar bu yaklaşımı gösteremez tam tersine kendilerine yapılmış bir tavır olarak algılayıp, daha çok kendilerinden uzaklaştırırlar.
- Hoş geldin Mahmut
- Hoş bulduk
- Ne bu surat ne oldu
- Bişey yok, yemek hazır mı? Açım
- Anlatsana, ödemelerle ilgili mi
- Yok bişey dedim ya, ne yemeği yaptın ?
- Ya anlatsana yoksa annenlerle mi tartıştın ?
- Çocuklar nerde, uyudular mı?
- Ya bak yine aynı şeyleri yapıyorsun, susuyorsun.
- Ben senin karınım bana anlatmayacaksın da kime anlatacaksın ?
- Uykum var ben uyuyorum
- Mahmut, Mahmut, Mahmut
- Adımı mı ezberliyorsun, iyi geceler
- Ispanak yapmıştım.
Aşkım Kapışmak
İlişki Danışmanı
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::